Ego Çekirdek Enerjisi ve Nükleer Reaktörler

Doğanın bir egosu var mıdır? Bilinci ve hafızası olduğunu düşünebiliriz, hatta bir çeşit irade ve amaç taşıdığını da. Ama sanırım bu muhteşem sistemin insan ile arasındaki en önemli fark bir egosunun olmaması. İnsan bir egoya sahip ama doğa değil, bu bana sadık biçimde sadece kendine verilen görevini yaptığı şeklinde tasvir edilen ‘melek kavramını’ çağrıştırıyor. İşte doğa sanki melekler gibi sadece görevini yapıyor. Bir hayat sahibi olmasına rağmen, sadece bütünün hesabına çalışıyor, yaşayacaksa da ölecekse de bütüne uyuyor. Doğallığını henüz yitirmeyen çocuklar gibi yaşamın saf özüne ihanet etmeden ve hiç sapmadan yaşıyor ve yaşatıyor. Doğa ve içinde hüküm süren fizik, kimya ve matematik kuralları adeta bir ‘melek ruhu’ taşıyor. Ne zaman hayvandan insana doğru bir doğa parçasında bir benlik oluşmaya başlasa işte orada sanki ‘şeytan kavramı’ belirmeye başlıyor. 

İnsan benliğini fiziksel metaforlar ile tanımlamak yeni bir şey değil elbette. Yusuf’un rüyasında ki 11 gezegenin, güneş ve ay’ın ona secde etmesi bu bağlamda yorumlanabilir sanırım. Orada sanki güneş sitemi değil de bir aile sistemi anlatılır. Tıpkı gezegenlerde olduğu gibi aile sisteminde de ‘bireysel benlikler’ birbirlerine görünmez bağlar ile bir sistem içinde akarlar. Benlik sadece bireysel ögelerden oluşmaz. Bireysel benlik, bir dış dairede aile grubuna onun dışında ise mahalle-köy-cemaat-millet gibi daha büyük grup sistemlerine de bağlıdır. Bir başka deyişle biyolojik temelli benlik yapılanmasına ‘sosyal bir benliğin’ eklendiğini söyleyebiliriz. İşte burada ‘persona’ ve ‘self’ kavramları da devreye girer. Örneğin tek başımıza, aile içinde veya sosyal ortamlarda farklı tutum-kıyafet ve davranışlar sergiliyoruz, işte bunun gibi farklı bağlamlarda da benliğimiz farklı özelliklere bürünür.  

Einstein’ın ‘bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan zordur’ sözünden yola çıkarak insanın değer yargıları veya ön kabulleriyle inşa edilmiş benliğinin bir atoma benzetilebileceğini düşünebiliriz. Zaten gezegenler ile atomların fiziksel davranışlarının benzerliği de bilinen bir şeydir. Yani insanın ‘sosyal benliği’ gezegenler gibi kendi dışındaki grup sistemlerinin etkisi altında iken bir yandan da ‘bireysel benliği’ atomlar gibi kendi içinde devinimlere sahiptir. Ego sanal bir sınırlar bütünüdür ve bu sınırları içsel dürtülerin ve eğilimlerin itimi ve dışsal etkilerin çekimi ile oluşan yörüngesiyle çizer. İşte bu noktada benlik çekirdeğinin etrafında inançlarımız, değer yargılarımız ve ön kabullerimiz ile bir ‘kutsal zon’ oluştuğunu varsayan bir benzetme yapabiliriz. Süperego ile id arasında denge sağlamaya çalışan ego bu benlik atomuna ve çekirdeğine benzetilebilir. Eğer birey egosu atom ise devlet veya grup egoları nükleer reaktörler gibidir. 

Çernobil dizisini izlerken birbirine benzettiğim bu iki yapının ilişkisini düşündüm. Atom reaktörleri ile sosyal reaktörleri. Reaktörün çekirdeğinin erimesinin daha geniş çerçevede sebebi grup (devlet) adlı sistem egosu ile ilgili problemler olduğu sonucu çıkıyor filmin anlattıklarından. Genel olarak kazanın sebebi; kurallar yerine egoların hakim olduğu otoriter yönetim anlayışının alttaki yöneticilere kurduğu baskı. Daha dar dairede reaktörün patlamasına yol açan ise kumanda odasındaki kişisel otoritesini dayatan bir egonun varlığıdır. Diatlov isimli başmühendis çalışkan başarılı ancak dediğim dedik birisidir. Chernobyl ile ilgili bir belgeselde Diatlov için şöyle deniyor; “O gece maalesef kontrol odasında kendi ile boy ölçüşecek başka bir adam görmüyordu. Onun kadar güçlü karakterde ve onun kadar profesyonel kalitede fikirlerine saygı duyacağı kimse yoktu”. Belki de Diatlov çürümüş yönetim anlayışının başa getirdiği bir prototip yönetici idi. O gün ki patlama biraz da kendi kararlarında ısrar eden, kendi bilgisine güvenen, diğer insanlar karşısında tek karar mercii olarak kendini görmeye alışık egolar ile fizik kurallarının arasındaki bir çatışmaydı. Yani büyük dairede grup egosunun, dar dairede Anatoli Diatlov’un egosu ile doğanın güç savaşı.

Oysa bu tür savaşların kazananı her zaman bellidir. Çünkü doğa, egonun var olmasına aracılık ettiği gibi yok edilmesinin de aracısıdır. Zamanın çarkları arasında ezilmemiş ne bir beden ne de bir benlik vardır. Firavunların bedenlerini mumyalattığı çağlardan beri böyle bir savaşın beyhude mücadelesi hep verilmiştir. Bütün diktatörlerin gizli veya açık doğa ile savaşı bundandır. Babil’den Mısır firavunlarına kadar hep kuleler veya devasa binalara inşa etmeleri, doğaya karşı meydan okumadır bir bakıma. Firavun kelimesinin eski Mısır dilinde saray kelimesinden geldiğini de hatırlatmak isterim bu noktada. Aslında doğa onlara müdahale edene kadar birçoğu iktidarlarını sürdürür. Örneğin Musa’yı kurtaran doğa olayları olmuştur. Eski metinlerde anlatılan hikayelere göre Firavun’u yenen ve Musa’yı kurtaran gerçek sebepler; kıtlık, çekirge ve kurbağa istilası ve Nil Nehri’nin kana bulanması gibi doğa olayları olmuştur. Bütün bunları tetikleyen ise bir yanardağ patlaması olduğu tezi son yapılan bilimsel çalışmalar ışığında ileri sürülmektedir. 

Doğada meydana gelen felaketler ile insanların egolarındaki dengesizliğin illiyet bağını geçmişte farklı bir şekilde dinsel bakış açısı kursa da, bilimsel bakış açısıyla bu tarz bir bağ kurmak henüz mümkün değildir. İlginç olan filmde böyle bir illiyet bağının kurulmuş olması. Filmde Boris adlı karakter Çernobil’in coğrafi kaderi hakkında ilginç bir diyalogda bulunur: Stalin insanları oradan sürgün etmiş, sonra Naziler gelmiş Yahudileri, Polonyalıları  ve herkesi öldürmüş. Savaştan sonra insanlar yine de gelip burada yaşadı. Ayaklarının altındaki toprakların kana bulandığını biliyorlardı ama yine de umursamadılar, çünkü kimse başına bunların geleceğini düşünmüyordu der. Adeta ilahi adalete gönderme yaparak sonradan gelip oraya yerleşenlerin yapılan zulümlere sessiz kalmalarından dolayı suça ortak olduğunu ima eder. İnsan ruhu ve madde arasındaki ilişki farkında olmadan dinin bakış açısıyla benzer şekilde kabul edilir filmde.Bütün problemler önce ruhta başlar” diyen C.G. Jung aslında pek haksız sayılmaz. Doğa olaylarına sebep olması açısından insanın ruhunda başlayan etkiler en azından modern çağda farklı bir bakış açısıyla net olarak görülmektedir artık. Küresel ısınma, nükleer savaş ve kazalar, çevre kirliliğinin ve aşırı tüketimin artması insanın ruhunda başlayan problemlere örnek sayılabilir. 

Grup (devlet) egosu ile kendi egosunu özdeşleşerek o gücü kötüye kullanan insanlar onu tanrı yerine koyarak her buyruğuna kutsal bir aşkla hizmet ederler. Bu en vahşi günahları sevap sandıran bir sanrıdır. Adeta güç kendi adaletini dayatmaktadır. Oysa adalet kelimesi, denge kökünden gelir. Hatta bu güç sarhoşluğu öyle bir noktaya ulaşır ki bazen insanlar devlet egosunun baş döndüren gücünün fiziğin ve sosyolojinin kurallarını bile değiştirebileceğini zanneder. Bu aslında devlete bilinçdışı bir tanrılık atfetmektir. Terfi almak için, gözünü karartmış bir adamın fizik kurallarını hiçe sayması başka nasıl izah edilebilir. Bu dünyaya en büyük zararı önemli olmaya çalışan insanlar verir diyen E. Fromm’u haklı çıkaran şu itirafı yapıyor filmdeki Boris karakteri: Kremlinde söylenenlere pek inanmam ama beni temizlik sorumlusu olarak atadıklarını söylediklerinde onlara inandım. Neden biliyor musun beni sorumlu yaptılar. Ben önemsiz bir adamdım, bir gün önemli olurum diye umdum ama olmadı. Sadece önemli insanların yanında durdum.”

Sovyetler Birliği dağıldığı dönemde devlet başkanı olan Gorbaçov’un bir tespiti çok ilginçtir. ‘SSCB’nin yıkılmasının asıl nedeni Chernobyl’deki nükleer çekirdeğin erimesidir’ der. Bu söz daha geniş perspektiften şöyle yorumlanabilir: Sovyetler Birliğinin yıkılmasına sebep olan genel yönetim ve sistem aksaklıkları ile, Chernobil’deki kazada görünür hale gelen sistem arızası birbirinin devamıdır. Filmde izlediğimiz görünmez olan bu devlet adlı mekanizma kullanmak istediği insanlara makam adlı iksirden veriyor ve en katı muhaliflerini bile kendinin kölesi haline getiriyor. Filmdeki istihbarat şefi; kazayı araştırmadan sorumlu bilim adamı Valery Legasov’a bir makam önererek, devleti adına yalan söylemesini istiyor. Bir replikte ‘yalan söylemenin’ ‘devlet idaresi’ ile eş anlama geldiğini itiraf ediyor. Fakat bilimadamı Legasov filmin en can alıcı diyaloglarını gerçekleştiriyor ve şöyle cevaplıyor: Çernobil yalanlarla patladı. Söylediğimiz her yalanla gerçeğe borçlanırız ve bu borç er ya da geç bir gün mutlaka ödenir. Gerçek, bizim ihtiyaç ve isteklerimizi umursamaz. Gerçek rahatsız ettiğinde yalan üstüne yalan söyleriz ta ki yalanın ne olduğunu hatırlayamayıncaya kadar.

Bir devlet yönetimi yalanlar ile kendi halkının ölümüne yol açarken başka devlet yönetimleri ise gerçeği hemen kabul edip tedbir alıyor. Frankfurt’ta sokağa çıkmak yasaklanırken Çernobil’in olduğu şehirde çocuklar parkta oynamaya devam ediyorlar. İşin ilginç yanı bu yalanlar nedeniyle sıradan masum insanlar ve çocuklar ölüyor. Bir de yangını söndürmeye çalışan, kendini başkalarının kurtuluşu için feda etme yürekliliği gösteren, her meslekten insanlar. 

Filmde Legasov bir reaktörde yapılması gereken tek şeyin dengeyi sağlamak olduğunu belirtiyor. Bu denge kurma işi insan benliğindeki ‘ego’nun adlı mekanizmanın görev tanımının tıpa tıp aynısıdır. Egonun işlevi aslında dürtüler ile gerçek arasındaki dengeyi sağlamaktır. İşte bu denge (yani adalet) insanın dünyadaki bütün iyi işlerinin kaynağı iken, dengesizliği ise bütün kötülüklerin kaynağıdır. Böyle bir dengenin devlet adlı grup egolarındaki karşılığı ise şüphesiz adalettir.

İşte benim tezim şudur ki; insanın ‘kutsal’ı onun benlik çekirdeğinde bulunan nükleer bir merkezdir. Burada yapılan değişiklikler bir çekirdek enerjisi (nükleer enerji) açığa çıkartır. Grupları etrafında birleştiren inançların taşıyıcıları ve rejimleri inşaa eden ideolojilerin sahibi devlet mekanizması ise reaktörler gibidir. Topluluk egolarından yüksek miktarda enerji üretirler. Bu enerji, nükleer reaktörlerdeki gibi kontrol altında insanlığa fayda için kullanılabildiği gibi yanlış ellerde nükleer bir silah olarak da kullanılabilir. Bu film bize bu ikisinden başka diğer bir tehlikeden bahsediyor: Bu tehlike ise grup ve devlet egosunun çekirdek enerjisini yöneten reaktörlerinde meydan gelmesi muhtemel kazaların da felaketlere yol açabileceği gerçeği. Bu kazaların sebebi ise çürümüş ve adaletten kopmuş sistemler. Benim filmden çıkarttığım ders şu: nükleer reaktörler ve silahları kontrol edenler ile kitleleri bir kutsal ile kontrol edenler her kimse asla tek bir birey egosu veya totaliter bir yönetim veya grup egosu olmamalıdır. Zira bu tür egolar doğaya meydan okumaya kalkabilirler. Kendi ideoloji veya inanç sistemlerinin, doğanın fiziğini veya matematiğini değiştireceği illüzyonuna kapılabilirler ki bu da bütün insanlık için bir felaket demektir. Bence gelecekte insanlığı tehdit eden en yakın sorun ne doğadan ne de başka bir yerden gelecektir. İnsanlığın benlik adlı çekirdeği en büyük felaketlerin kaynağı olma potansiyeline sahiptir. Tıpkı uzak coğrafyalardaki iklim değişikliğinin bütün dünyayı etkilediği gibi ‘ruhsal iklim değişiklikleri’ de bütün insanlara tehdit oluşturmaktadır. İnsana düşen tek görev; tıpkı doğada olduğu gibi kendi benliğinde dengeyi, topluluklarda adaleti korumak için çabalamasıdır. İşte o zaman doğanın melek ruhuna biraz olsun yaklaşabiliriz.